Bizi içine çeken drama üçgeninden kurtulabiliriz

İnsan sosyal bir canlı ve sosyal ilişkilerimizi en aza indirgemek zorunda kaldığımız bir dönemden geçmekteyiz, tabii sağlık nedeniyle ve zorunlu olarak. Umarım en kısa zamanda kurtuluruz bu salgından. Evet bu dönemde söyleyegeldiğimiz “insan sosyal bir canlıdır” tanımının gerçekliğini derinden yaşadık. Buna inancımızı pekiştirdikten sonra bahsetmek istediğim konu aslında sosyal ilişkilerimizde sık sık karşımıza çıkan, insanların içinde bulundukları duruma göre farkında olmadan girdikleri rolleri de içeren, her gün her an içine düşebileceğimiz bir yapıdan bahsedeceğim – drama üçgeni.

Karpman’ı anmadan olmaz, Steven Karpman 1968’te bu modeli ortaya koyuyor. Bu modeli incelediğimizde anlıyoruz ki bizler hem ev hem iş hayatında modelde bahsedilen rollere girerek darama üçgenine düşüyoruz. Bermuda şeytan üçgeni metafor‘u geliyor hemen aklıma bunu yazarken ya da çöldeki kum bataklığı – görünmez ama içine girince seni aşağı doğru çeker ya! Drama üçgenini farketmek de ve içine düşünce çıkmak ta zor mu zor, ama imkansız da değil.

Drama üçgeni ne zaman ortaya çıkıyor. Cevap basit; stresli, kaygılı durumlarda sempatik sinir sistemimizin tepkileri olan don, kaç, saldır davranışları veya memnun et davranışlarına girdiğimizde bilelim ki drama üçgeninin içindeyiz. Bu modlara herkes girecek diye bir kural yok tabii, sinir sistemi dengede olan, kaygıları olmayan, stres yaşamayan kişiler büyük ihtimalle bu üçgenin yanından, uzağından ya da üçgene teğet geçiyor olabilir 🙂 (eğri ya da daire olsaydı teğet daha anlamlı olurdu)

Drama üçgeninin her bir köşesi içine girdiğimiz bir rolü temsil ediyor. 3 rol var. Bu üçgenin kötü tarafı hangi rolü üstlenirseniz üstlenin kazananı yok.

Drama üçgeninin birinci köşesinde “kurban”, ikinci köşesinde “kurtarıcı” ve üçüncü köşesinde ise “suçlayıcı (ya da zalim)” var.

Eğer bir kurtarıcı arıyorsanız, farkında olmadan da kurban rolüne girmişsiniz demektir.

The Power of TED

Burada modeli uzun uzun anlatmaktansa modeldeki rollerden birisine düşünce ne hissediyoruz, duygularım ne, ne düşünüyoruz, nasıl davranıyoruz analizine bakmak daha anlamlı olabilir.

Kaynak: The Power of TED

Kurban, kurtarıcı, suçlayıcı rollerinden birisine özel, ev, iş hayatımızda kesin düşmüşüzdür. Buradaki amacım bunun yanlış olduğunu, “aman niye düştünüz bu üçgene” demek değil, bu üçgene girdikten sonra farkedelim ve nasıl çıkacağımızı düşünelim, çıkmak için aksiyona geçelim gibi konuları tetiklemek aslında.

İki çeşit drama var, birincisi bizi daha fazla dramaya sokan drama, ikincisi yeni ve yapıcı bir zihniyete götüren drama

The Power of TED

Eğer içine girdiğimiz rollerden (kurban, kurtarıcı, suçlayıcı) yani drama üçgeninden çıkmak istiyorsak ki bu üçgendeki rollerin hiçbirisi için olumlu sonuç ya da kazanılan bir zafer yok, biz ikinci çeşit dramayı seçeceğiz tabii. Yanii zihniyetimizi, bakış açımızı değiştirecek şekilde tekrar yeniden başlayacağız. Peki bunu nasıl yapabiliriz?

Burada yazdıklarımı siz de bulabilirsiniz araştırdığınızda, önemli olan bilmek değil, uygulamak bunu unutmayalım.

Üçgende olmak iyi hissettirebilir. Kurban rolündeyken zararsız, masum hissederiz. Suçlayıcı rolünde kendimizi güçlü, özgüvenli hissedebiliriz. Kurtarıcı olarak ise erdemli, adil, doğruyuzdur. Tüm bunlar güzel duygular gibi ama bu üçgenin kazananı yok. Üçgende sıkışıp sürekli olarak kalmak, hayatımız boyunca işlevsiz ve toksik ilişkileri tekrarlamamıza neden olabilir.

Siz drama üçgeninde kendinizi hangi rollerde görüyorsunuz?

Kendimizi üçgende herhangi bir rolde farkettiğimizde üçgenden çıkmak için takip edebileceğimiz bir klavuz var. Burada paylaşmak istiyorum ama dediğim gibi okumak anlamak kolay fakat yapmadıktan sonra, uygulamadıktan sonra bilmiyorsunuzdur. Uygulaması, anlamak kadar kolay olamıyor tabii.

Aslında yine üçgen üzerinden gideceğiz, hangi role girerek üçgene girdiyseniz sizi üçgenden çıkaracak düşünceleri, duyguları ve davranışları göstermek ve bunları samimi olarak yapmak önemli.

Kaynak: The Power of TED

Hadi gelin bir örnek yapalım.

“Mesela bir şirkette çalışıyorum ve terfi edemediğim için şirketi, yöneticimi ve insan kaynakları politikalarını suçluyorum. Şikayet ediyorum. Kurban rolündeyim artık. Zaten bu şirket böyle, elimden birşey gelmez, yiye terfi etmek istedim yine olmadı. Beni terfi ettirmeyecekler. Çaresizim ve benim değerimi anlamıyorlar. O yöneticim yok mu, beni görmezden geliyor, deli gibi çalışıyorum, bana değer vermiyor. Yöneticim bunu yaparsa ben kendimi nasıl gösterip terfi edeceğim. Artık imkansız. Bir de yeni bir çalışan aldılar, benden daha tecrübesiz benimle aynı rolde. Bu haksızlık. Yardım edecek mişim, çok beklerler. Ucundan tutarım o kadar. Patlarsa patlasın, benden bu kadar. Çalış çalış karşılığı yok…”

Tanıdık geliyor mu? Burda başroldeki kişinin “kurban” rolüne girdiğini ve kendi kendini yediğini görmek için derin bir analiz yapmaya gerek yok. İş hayatında bu tuzağa düşmedim demek gerçekçi olmayacaktır.

Peki “kurban” rolündeki kişi nasıl düşünerek ve hangi duygularla davranarak bu üçgenden çıkabilir. Adaptive bir dönüşümden geçmesi gerektiği kesin. İşi zor yapan da bu zaten.

Kurban olan kişi “tepki veren kişi olmaktan, seçim yapan kişi olmaya” geçtiği zaman üçgenden kurtulmaya başlar. Terfi etmek istedim olmadı, bu olabilir, birden fazla kez denedim olmadı, demekki birşeyleri farklı yapmam gerekiyor. Bu ne olabilir? Arkadaşlarımdan, yöneticimden, beraber çalıştığım kişilerden geri bildirim isteyebilirim – kör noktalarımı aydınlatmak için. Bu sürekli gelişimim için terfi etmekten daha önemi, buna odaklanacağım. Gelişimim için, gelecek için umutluyum. Kendime ilham almak için hedefler belirleyeceğim, bir koç ile çalışacağım ki bana kör noktalarımı keşfetmem için, hedeflerime emin adım gitmem için yardımcı olsun. Tüm bunları bir gelişim planı oluşturarak yavaş yavaş yapacağım. Hedefime ulaşacağıma eminim.

Şimdi hangisi daha iyi hissettiriyor. Kurban olan kişi mi, Yaratıcı olan kişi mi geleceğini kendi ellerinde seçim yaparak tutuyor ve geleceğinin tek sorumlusu?

Siz drama üçgeninde kendinizi hangi rollerde görüyorsunuz? Üçgenden nasıl çıkacaksınız?

Sevgiler,

Burak Akalin, Lider ve Yaşam Koçu

Liderlik dersleri veren bir film.

Beğenerek seyrettiğim bir film ‘Burnt’ (Bradley Cooper, Sienna Miller, Daniel Brühl) hem eğlenceli hem de liderlik, işbirliği ve takım çalışması konularında çok etkin ve duygulara hitap eden dersler içeriyor.⁠


Filmi izlerken ve sonrasında düşünürken fark edebildiğim dersler şunlar oldu:⁠ bunlar tabii yeni değiller, ama zamansızlar yani her zaman etkili şekilde işe yararlar, yarayacaklar, emin olun.⁠

  1. Hedefleri kendi başınıza aşmanız imkansız, siz siz olun üzerinizdeki yükü, engelleri hedefleri ekibinize paylaştırın, sakın ben yaparım, hallederim demeyin – artık uzman değilsiniz, bir ekibiniz var. Ve işler, hedefler tek başınıza yapabileceklerinizden çok daha büyük.⁠
  2. Ekibinizin yetenek havuzunu geliştirin veya zenginleştirin. Bunu yaparken de ortak hedefleri gerçekleştirmek için birlikte ve sizinle beraber çalışabilecek kişilerden oluşan bir ekip kurmaya ve ekibi bu şekilde yetiştirmeye dikkat edin.⁠
  3. Ekibinize, potansiyellerini gösterebilmeleri için olanak ve fırsatlar verin. Hep bana demeyin. Sizin yapabileceğiniz az riskli işleri ekip üyelerine verin ki, yaparken öğrensinler.⁠
  4. Performans ve davranış geliştirici yapıcı geribildirim vermeye ve koçluk yapmaya özen gösterin.⁠
  5. Bir lider olarak ekibinizin saygısını kazanın ve güven inşaa edin. (doğru uygularsanız 4. madde buraya çok destek olacak)⁠
  6. Bilmediğiniz konularda yardım istemekten ve soru sormaktan kaçınmayın ve ekibinizi de bu bu konularda cesaretlendirin. ⁠
  7. Yeni ve yaratıcı fikirleri canlandırmak için ‘Olursa ne olur’ simülasyonları yapın.⁠
  8. Pozitif ve yapıcı bir şekilde ‘direkt, doğrudan’ davranın ve öyle olun. Sorunları masaya getirin ki hem adreslensinler hem de çözüm üretilebilir olsun. ⁠

Bunları yapmak tabii kolay değil, eğer yeni yönetici olduysanız veya bu konularda biraz desteğe ihtiyacınız varsa, size yardımcı olmaya hazırım.

Sevgiler.

@burakakalincoaching | burakakalin@icloud.com

Korkusuzca yaşamak için 12 güçlü soru

Korkmak düşmanımız değil.⁠
Asıl düşmanımız korkularımızın geçeceğini zannedip beklemede kalmak.

@burakakalincoaching

Korkuyu yenmek veya yok olması için uzun uzun beklemek size tanıdık geliyor mu?⁠ Hepimizin korkuları var. Korkunun kendiliğinden yok olacağını düşünüp, hareket etmeden beklemek daha fazla sıkışıp kalmamıza, hareketsizliğe neden oluyor, bu kesin. Korktuğunuz şey her ne olursa olsun, harekete geçmek için sihirli bir değneğin gelip korkunuzu ortadan kaldıracağı günü beklemeyin. Biliyorum bekliyorsunuz.⁠

Korkular bu şekilde geçmiyor veya yok olmuyor. Peki nasıl olacak?⁠ Bunu kendi kendinize yapmanız lazım. Bu yazıyı yazma motivasyonum da nasıl olacağını sizlere anlatmak. Evet ben de korkuyorum, korktum ve bunu nasıl birşey olduğunu çok iyi biliyorum.

Korku yaşam enerjimizi tüketen, bizi gerçek potansiyelimizi yaşamaktan alıkoyan, rahatsız edici, olumsuz bir hissimiz. Korkunun da bir amacı var tabii, peki ne?

Korkunun amacı herhangi bir tehlikeli durumda, yaşamımızın tehdit altında olduğuna bizi inandırarak, bizi uyaran bir tetikleyici olmak. “Korkudan yerinden zıplamak” da tam da bu amaca uygun bir söz.

@burakakalincoaching

Benim bu tanımda odaklandığım yer, korkunun gerçek potansiyelimizi yaşamaktan bizi alıkoyması. Şunu bir düşünün birisi sizi özgür olarak yaşamaktan alıkoyarsa ona ne yaparsınız, ne dersiniz? İşte “korku” tam da bunu yapıyor… insanı özgür olarak yaşamaktan alıkoyuyor.

Korkusuz olmayı kim istemez ki. Ancak sabatörlerimiz, korkularımızdan besleniyor ve bizi engelliyor. Korkusuz olma potansiyeli her insanda var, sabatörler bu potansiyeli yaşamamıza engel oluyorlar. O halde hedef “korkusuz” olmak

@burakakalincoaching

Korku, bizi nasıl engelliyor, nasıl kendi kendimizi sabote etmemize neden oluyor ile ilgili yazdığım yazıyı bu linkten okuyabilirsiniz.

Korkuyu basit olarak 2’ye ayırabiliriz. Birincisi rasyonel korku, yani korkuyor olmanın gerçekten bize fayda sağladığı korku. Mesela ormanda yürüyüş yaparken karşımıza bir yılan çıktığında, korkup yılandan uzaklaşıyor olmamız. Hayatta kalma içgüdüsünü harekete geçiren bu korku türü, bariz olarak görülebilir ve rasyonel korkudur ve amacı gayet anlaşılabilirdir.

Bazı korkular vardır ki, yani ikinci tür korku, irrasyoneldir, gerçek değildir. Mesela topluluk önünde konuşmaktan korkmak, başarısızlıktan korkmak, zorlu bir kişi ile münakaşa etmekten korkmak, otoriteden korkmak, yardım istemekten korkmak. Biz bazen bunlara çekinmek deriz. “yardım istemekten çekindim de ondan yapamadım” Çekinmek eşittir korkmak burada, kendimizi kandırmayalım. Mazeret üretmek, korkuyorum diyememek, zorlayıcı bir konunun çevresinden dolanmak ki korktuğum şeyle karşılaşmıyor olayım, bütün bunlar korkunun bilinçdışından bizi yönetmesi sonucu oluşan davranışlar. Bizim davranışlarımız tabii başkasının değil.

Bunların hepsi irrasyonel yani gerçek olmayan, geçmişte yaşadığımız travmatik olaylar sonucu oluşmuş, doğru zannedip otomatiğe bağladığımız yanlış inanç sistemlerine bağlı korkularımızdır. Bazıları yılan korkusu kadar barizdir ancak genellikle sinsidirler, ortaya çıkarmak tanımak için bilinçaltını biraz kazmak derine inmek gerekir.

Görünür olsun ya da ustaca gizlensin, korkularımızın çoğu irrasyoneldir (gerçekdışı) ve bizler düzenli olarak onların etkisi altında yaşıyoruz. Korkularımızın müdavimiyiz de diyebiliriz.

@burakakalincoaching

Bir bebek olarak dünyaya geldiğimizde beraberimizde otomatik olarak 2 tane korku ile doğarız. Düşme korkusu ve yüksek seslere karşı korku. Yani bebekler karanlıktan, yılanlardan, uçmaktan, aptal görünmekten ve başarısızlıktan korkmazlar. Bebekler olabildiğince özgür olarak doğarlar.

@burakakalincoaching

Ancak, yaş aldıkça çevremize maruz kalıyoruz, çevremiz hakkında farkındalık yaratmaya başlıyoruz, her türlü bilgiyi alıyoruz, belli yaşam deneyimleri yaşamaya başlıyoruz, dünya hakkında belli önyargılar geliştirmeye başlıyoruz. Ve sonuç olarak biz korkularımızı geliştirmeye başlıyoruz.

Korkularımız egomuza dayanıyor, ve gerçek içsel doğamızla kopukluğa dayanıyor. Ne kadar kopuk olursak o kadar çok korkuyoruz ve günlük olarak deneyimlerimiz içinde daha fazla endişe duyuyoruz. Kendimizle ne kadar çok bağlıysak, korkularımız da o kadar fazla ve kolay çözülüyor. Açıkçası, korku ne kadar derin ve kökleşmiş ise onun üstesinden gelmek o kadar zor oluyor. Ne kadar zor olsa da bunu başarmak mümkün.

Daha önce de yazdığım gibi, korkularımızın çoğu zekice gizlendiği için, ortaya çıktıklarında ya farketmiyoruz ya da onları kabul etmiyoruz, görmezden geliyoruz ve yaşamlarımızı yönetmelerine izin veriyoruz. Bu kabul edilmeyen korkular karanlık tarafımızda yani gölgemizde saklanıyorlar ve çok fazla duygusal hasara neden oluyorlar. Verdikleri en büyük hasar; potansiyelimizi gölgeleyip özgür olarak, korkusuzca yaşamamıza engel olmaları.

Korkusuz olmak, özgürce yaşamak için asıl ve ilk yapmamız gereken şey korkularımızın farkında olmak, onları karanlıktan ışığa çıkarmak yani bilinçdışından bilinç seviyesine getirmek. İşte o zaman zannettiğimiz kadar korkunç olmadıklarını göreceğiz.

@burakakalincoaching

Korkularınız ile ilgili farkındalık çalışmasını kendi başınıza da yapabilirsiniz ya da bu işte uzman ve bilgili bir koç ile de çalışabilirsiniz. Bu konuda seve seve destek olmak isterim.

KORKULARI AÇIĞA ÇIKARMA UYGULAMASI

Size yardımcı olmak için, burada kendinize sorabileceğiniz 12 güçlü soruyu sizinle paylaşıyorum. Bu sorular ile çalışırken, dikkat etmeniz gereken noktalar var önce bunlara odaklanmanızı öneririm.

  • Korkusuz olmak kolay değil. Bu soruların korkularınızı tetikleyeceğini, derinlere inmenizi ve kendinizi rahatsız hissetmenizi sağlayacağını unutmayın.
  • Bütün mesele bu aslında, bu rahatsız edici hisleri yüzeye çıkarmak ve onlardan korkmamak. Onları karanlıkta ne kadar tutarsanız, o kadar korkutucu olurlar.
  • Ayrıca, çoğu zaman sinirli, sabırsız, endişeli, kızgın veya kıskanç hissettiğinizde, genellikle kökünde KORKU olduğunu unutmayın.
  • Korku, kendisini her türlü olumsuz duygu olarak ifade eder, bu yüzden bu duyguları kolayca reddetmeyin anlamaya çalışın.
  • Örneğin, trafikte kalmaktan nefret ettiğinizi ve gerçekten sabırsız ve sinirli hissetmenizi sağladığını varsayalım. Bunun bir çeşit korkuya dayandığını düşünmeyebiliriniz ancak daha derine inerseniz, sabırsızlık duygunuzun işe geç kalma ve işten atılma korkusundan geldiğini keşfedebilirsiniz. Sonra bu korkunun nereden geldiğini daha fazla keşfedebilirsiniz. Bu keşfi doğru soruları sorarak yapacaksınız. Soruları aşağıda göreceksiniz.

Korkusuz olmaya hazırsanız sorulara başlayalım…


  1. Ne yapmaktan kesinlikle nefret ediyorsunuz ve bu nasıl hissettiriyor? İçinizde daha derin bir korkuyu tetiklediği için mi nefret ediyorsunuz? Bu hangi korku?
  2. Kaygılı olmanıza sebep olan neler var? Endişenizi tetikleyen,veya sizi sinirli ve rahatsız yapan ne var?
  3. En büyük, en belirgin korkularınız nelerdir? Bu en belirgin korkunuz daha derinlerdeki hangi korkuya dayanıyor? Bu korkuyu yaratan çocukluk anınızı hatırlıyor musunuz?
  4. Hayatınızda gerçekten yapmak istediğiniz ancak korktuğunuz için gerçekleştiremediğiniz tutkunuz ya da bir hayaliniz var mı? Tutkunuz veya hayaliniz ne? Neden korktunuz?
  5. Bazı görevlerden, işlerden, insanlardan, yerlerden, içine girdiğiniz durumlardan, toplantılardan, görüşmelerden veya deneyimlerden korktuğunuz için kaçındığınız oldu mu? Bu neydi ve korkunuz neydi?
    Dayandığı daha derin bir korku var mı?
  6. Hangi tür konular hakkında konuşmaktan rahatsız oluyorsunuz? Neden? Bir korkuya mı dayanıyor?
  7. Halen çıkmaktan korktuğunuz mutsuz, sağlıksız ya da işlevsiz bir ilişki içinde misiniz? Neden? Sizi ne korkutuyor? (yalnız olma, başka birini bulamama, incinme, sevilmeme korkusu) Farkettiğiniz korkunuz ne olursa olsun, derine inip, daha büyük bir korkuya dayanıp dayanmadığını kontrol eder misiniz?
  8. Şu anda kaybetmekten korktuğunuz bir işte çalışıyor musunuz? Neden? Korkunuz ne? Bu hangi derin korkuya dayanıyor?
  9. Gerçeklerden korkuyor musunuz? Gerçeği duymaktan korkuyor musunuz? Neden?
  10. Otorite figürlerine karşı nasıl hissediyorsunuz? Korkmuş, gergin, utangaç, rahatsız, vb. Bu hangi derin korkunuza dayanıyor?
  11. Başkalarının hakkında ne düşündüğünden korkuyor musun? Bu konuda seni en çok korkutuyor?
  12. Belirsizlik ve “bilmemek” sizi korkutur mu? yoksa sizi rahatsız mı eder? Sizi korkutan nedir?

Bu sorulara verdiğiniz cevaplara göre, en derin korkularınızı ortaya çıkarın ve onları tanıyın.

Korkusuz olmak için başka ne yapabilirsiniz?

  • Her bir korku için, gerçekçi olup olmadığını görmeye çalışın.
  • Korkunuz anlamlı mı? rasyonel mi? mantıklı mı? gerçek mi?
  • Yoksa korku sadece kafanızdaki çılgınca bir fikir mi?

Sevgiler @burakakalincoaching

Herşey mindful olmakla başlıyor

Kendimizi tanımadan ve kendimizi yönetmeden diğerlerini yönetemeyiz.

Peter Drucker

Peter Drucker’ın bu sözü rehber niteliğinde, halbuki neredeyse bütün liderlik programları strateji, insan yönetimi, finansal yönetim gibi konularla başlıyor, kendini tanıma ile ilgili bir bölüm veya kendine ve diğerlerine koçluk yapabilmek çok ama çok önemli doğru bir lider için. Daha önceki yazılarımda da değindim, sakın “işimi çok iyi yaptığım için beni yönetici seçtiler, ben de artık bir liderim” gibi bir rehavete kapılmayın. Liderlik öyle insan yönetmekle, işini yönetmekle olmuyor, bunu siz de pek iyi biliyorsunuz.

İlk odaklanılması gereken konu kişinin kendisini tanıması ve kendisine liderlik etmesi. Konuya tersten başlayınca, yani strateji yapmaktan, bütçe yönetmekten, organizasyon yönetmekten başlayınca bu bir evi çatıdan başlayarak inşa etmeye çalışmaya benziyor. Değil mi?

Drucker’ın dediği gibi Liderlik aslında kişinin kendisini tanıması ile başlıyor.

Kişinin kendi zihninde başlıyor yani.

Liderlik, rehberlik etme işi, değil mi? Önce kendimize rehberlik edeceğiz ki, sonra diğer insanlara, fonksiyonlara, organizasyona liderlik edebilelim.

Bizim kendimizi tanımamız, içimizdeki rehberi görmemiz çok ama çok önemli. Bu da kendimiz üzerinde doğru bir rehberle, koç ile çalışmamız ile daha güvenle olabilecek birşey.

Kendimi tanıyorum, anlıyorum, kendime rehberlik ediyorum; diğerlerini anlıyorum, diğerlerine rehberlik ediyorum, organizasyonu anlıyorum tanıyorum, organizasyona rehberlik ediyorum.
Rehberlik = Liderlik
@burakakalincoaching

Kendi zihnimizin (akıl, zeka da denebilir) nasıl çalıştığını anladığımızda kendi kendimize etkili bir şekilde rehberlik edebiliriz.

Kendimizi etkin bir şekilde anlayarak ve rehberlik ederek, diğerlerini anlayabilir onlara rehberlik, liderlik edebiliriz.

Bunu bu şekilde organizasyon seviyesine kadar çıkartabilirsiniz.

Yapılan bir araştırmaya göre (Kitap: Mind of The Leader) etkili liderler şu 3 ortak temel özelliğe sahipler ki bunlar zeki olmak, saatlerce çalışmak, işi çok iyi bilmek, gibi özellikler değil.

Bunlar belki zaten olması gerekenler ama liderleri etkin ve vazgeçilmez yapan temel özellikler başka. Neler mi?

1) Mindfulness (anda kalabilme, odaklanabilme, düşünceli olabilme, kendisinin ve çevresinin farkında olabilme)

2) Selflessness (bencil olmama, diğerlerini düşünme)

3) Compassion (merhametli, şevkatli olma)

Herşeyin başı ‘anlamak’ ile başlıyor.

Kendini, kendi zihnini aklını tanımak ve anlamak. Bunun için Mindfulness ile başlamak gerekirse bu pratik isteyen bir uygulama.

Ne kadar çok pratik yaparsanız ruh halimiz mindful halinde olur.

Bu işin merkezinde dikkati odaklamayı öğrenmek var. Sakin, odaklı ve salim bir kafa ile ana odaklanmak var.

Dikkatimizi seçtiğimiz birşeye odaklıyoruz aslında. Bu bir email olabilir, bir resim, bu okuduğunuz instagram postu, birlikte olduğumuz kişi, bulunduğumuz toplantı, organizasyonunuzdaki bir kriz anı, işe alacağınız bir yönetici, yeni işiniz için yapacağınız bir mülakat, yapacağınız bir beyin-fırtınası, aranızda problem olan bir arkadaşınızla yapacağınız bir görüşme…

Kendimizi ‘anda’ olmaya, An’ı yaşamaya alıştırıyoruz.

Neyi tekrarlarsak, o kasımız gelişiyor, bunu unutmayalım. Mindfulness’ı pratik edersek emin olun gelişecektir ve öğreneceğiz.

Araştırmalara göre (ki bu araştırmalara internetten, ve yukarda bahsettiğim kitaptan ulaşabilirsiniz) Mindfulness pratiğinin insan üzerinde fiziksel, psikolojik ve iş performansı açısından pozitif etkileri var.

İş performansı kısmı önemli, ve hepimizi ilgilendiriyor değil mi? :):)

Daha güçlü bir bağışıklık sistemini, dengeli bir kan basıncı, daha güzel uykular ve daha az stres. Bunları kim istemez ki?

Mindfulness ile haşır neşir olduğumuzda beynimizin rasyonel düşünmemizi ve problem çözmemizi sağlayan hücrelerinin yoğunluğu artıyor.

Bu sayede ise daha iyi odaklanma, hafızanın güçlenmesi, daha hızlı reaksiyon süresi gibi pozitif sonuçlar ortaya çıkıyor.

Oh ne güzel. Tüm bunlar daha kaliteli bir yaşama işaret ediyor. Aslında herşey bunun için…daha kaliteli bir yaşam.

@burakakalincoaching

Sürekli ve düzenli yapmak şartı ile mindfulness pratiği, bizim yani beynimizin çevresini ve kendi duygularımızı olumlu olarak algılamasını , duygusal dayanıklılığımızı güçlendiren ve pozitif etkileyen çok önemli bir alışkanlık.

Alışkanlık olduğu zaman tüm bu mucizevi olumlu sonuçlar ortaya çıkıyor bu arada.

Siz, mindfulness matriksin neresindesiniz?
@burakakalincoaching

Bu arada yukarıdaki resimdeki mindfulness matriks oldukça bir şey ifade etti bana. Bazı davranışlarımız var ya tak otomatik yaptığımız, butonumuza basılmış gibi, toplantıda birisi bize biraz olumsuz bir şey söylesin tak lafı yapıştırıveririz, ya da olumsuz düşüncelere dalarız, belki de korkuya kapılırız.

İşte o halimiz fokusumuzun minimum olduğu, odağımızın olmadığı, ‘mindless’ yani düşüncesiz, akılsız, dikkatsiz olduğumuz anlar. Bizi kontrolümüzün dışında yani bilinçdışımızdan güçlerin kontrol ettği anlar. Tanıdık geliyor mu?

Sizde bu tuzaklara, bilinçdışı güçlerin ağına düşüyor musunuz? hangi otopilot davranışlarınız var? Üzerine odaklanmakta, düşünmekte fayda var bence.

Sevgiler, Burak Akalın, @burakakalincoaching

Yeni Yöneticilerin İşini Kolaylaştıracak Öneriler

İnsanlar yöneticilerini bırakır, şirketlerini değil. Yönetici olmak gibi bir kariyer hedefiniz varsa yolunuz açık olsun.

Nasıl bir yönetici veya lider olmak istersiniz?

Bunun seçimi sizin elinizde. Bu seçiminize rehberlik edebilmek için bazı önerilerim olacak. Bu önerilerim, bilhassa ilk yönetici olduğum zaman yaptığım hatalardan öğrendiğim deneyimleri, ve kendi yöneticilerimi gözlemlerken öğrendiklerimi yansıtıyor.

Buyrun; yeni yöneticilere ve yönetici olmak isteyenlere kendi liderlik ve yöneticilik deneyimlerini oluşturmak için bir yol haritası, bazı ipuçları.

Delege edin.

Uzmanken herşeyi siz kendiniz yapıyordunuz ve buna alıştınız. İşlerin çok olmasından dolayı geç saatlere kadar çalışmanız gerektiğini düşünüyorsanız bunu bir sinyal olarak değerlendirin ve şunu unutmayın; artık tabağınızda sizin tek başınıza yiyebileceğinizden çok daha fazla yiyecek var. Ziyafete ekibinizi de davet edin ve yiyeceğinizi paylaştırın yani işleri delege edin. Çalışma arkadaşlarınızın güçlü alanlarını tanıdıkça, onlara ne tarz işler delege edebileceğinizi bulacaksınız. Şunu unutmayın; ilk başta tabii sizden daha iyi yapamayacaklar, siz ilk sefer nasıldınız? Mesela analitik tarafı güçlü olan bir ekip arkadaşınıza bütçe işlerini verebilirsiniz, ekip içinde bütçe konusunu takip etmesini, sizi ve ekibi bilgilendirmesini isteyebilirsiniz. Ya da haftalık toplantınızın yönetimini ekip arkadaşlarınıza sırayla delege edebilirsiniz. İşleri delege ettiğinizde kazanacağınız zamanı nasıl değerlendireceksiniz? Biryanda da bunu düşünmeye başlayın.

Ekibinize fırsatlar tanıyın.

İnanın yetenekli çalışanlar bireysel gelişime, deneyerek öğrenmeye ve sorumluluk almaya sizin onlara sunacağınız maaş, prim, araç, özel sağlık sigortası, hediye çeki gibi parasal yanhaklardan çok daha fazla değer ve önem veriyorlar. Kendi sorumluluklarınızı delege etmenin çok güzel bir yan etkisi de ekibinizdeki çalışma arkadaşlarınıza yeni şeyler yapma, deneyerek, hata yaparak öğrenme ve gelişme fırsatı veriyor olmanız. Bundan daha etkin öğrenme olamaz, çünkü biliyorusunuz ki gerçek davranış değişikliği ve öğrenme konfor alanının dışında gerçekleşiyor.

Mesela sizin yapacağınız bir sunumu ekibinizden bir kişiye delege edip, beraber yapmayı teklif edebillirsiniz, bırakın sunumu o kişi hazırlasın ve sunsun, siz de yanında olun. Bu sadece bir örnek, eminim buna benzer bir çok fırsat hergün ekibinizi bekliyor.

Potansiyeli ve performansı yüksek çalışanlarınıza odaklanın.

Biliyorsunuz ki mevcut bir müşteriyi elde tutmak, yeni müşteri kazanmaktan çok daha kolay. Aynı mantık çalışanlar için de geçerli. Yetenekli bir çalışanınızı mutlu etmek, yeni ve yetenekli bir çalışan bulmaktan ve kazanmaktan çok çok daha kolay. Yetenekli çalışanlarınıza yatırım yaptığınıza emin olun, yukarıdaki 2 madde bunu yapmanıza yardımcı olacak. Bu kişilerin değerli olduklarını, takdir edildiklerini hissettirin ve doğru şekilde ödüllendirilmelerini sağlayın.

Hedef çıtasını yükseğe koyun ve ekibe güvenin.

Yetenekli insanlar büyük, anlamlı işler yapmak isterler. Ekibinize hedefleri verirken çıtayı yükseltin, ve hedefleri anlamlı kılın. Destek isterlerse hedefleri yapabilmeleri için her bir zorlu hedefi daha küçük aksiyonlara veya işlere bölün. Herzaman yanlarında olun ve onlara destek olun. Onlara güvenin, ne kadar büyük işler başaracaklarını göreceksiniz.

Davranışlarınızla örnek olun.

Ekipteki çalışma arkadaşlarınız sizin davranışlarınızı somutlaştırarak örnek alacaklar. Siz detaylarla uğraşır, ufak işlere takarsanız, bir süre sonra onların da sizin izinizden gideceğine emin olun. Babamın bir lafı var tam da buraya cuk oturuyor. “devenin ön ayağının bastığı yere arka ayakları da basarmış”. Bu tavsiyeyi hayata geçirmek için; davranışlarınızı ve yaklaşımınızı her hafta gözden geçireceğiniz bireysel zamanınız olsun. Bunu bir mentor veya koç ile çalışarak da yapabilirsiniz.

Kendinize şu soruları sorun: Bu hafta neleri iyi yaptım? hangi davranışlarımı takdir ediyorum? Neleri daha iyi yapabilirdim? Bir daha yapıyor olsaydınız değiştirmek istediğiniz davranış, yaklaşım hangisi olurdu? Nasıl?

İnanın bu içsel gözden geçirme uzun zamanınızı almayacak ve kendinize ayna tutmanıza yardımcı olacak. Bunu dışsal bir referans noktası yardımı ile, bir aynayla, bir koçla çalışarak yaparsanız çok daha etkin sonuçlar alabilirsiniz.

Ekibinizin başarısı sizin de başarınız. Tam tersi de geçerli.

Uzman olarak çalışırken, haftanıın son günü geriye bakıp kendi başınıza çıkardığınız işlerden gurur duymak iyi hissettiriyordu biliyorum. Artık bir ekibiniz var ve ekibinizin başardıklarınızdan sorumlusunuz. Bu çoğu kişi için zor bir zihinsel ve davranışsal değişimi gerektirir ve zordur. Bu işin eğlenceli ve güzel tarafı da vizyonunuzu ve yapabileceklerinizi çok daha fazla büyütebilirsiniz. Buradan alacağınız mutluluk çok daha büyük olacak.

Takdiri ekibize, bir suç varsa onu da kendinize yansıtın.

Çok sevdiğim bir yöneticim bana şunu söylerdi: “Burak, sorumluluk bende yetki sende”. Yani ben başarısız olunca sorumluluğu o alıyordu, ben başardığımda ben ve ekip olarak başarmış oluyorduk. Yöneticimi yanımda hissediyordum. Ben de doğru iş çıkarmak için çok dikkat ediyordum ve başarıyordum. Ekip olarak bir iş başarıldığında “biz”, başarısızlık olduğunda ise “ben” dilini kullanmayı deneyin, bütün hatayı siz üzerinize alın. Güçlü bir ekip ve güven ortamını sağlamanın çok etkili bir yolu bu. Ufacık bir takdirin neler yapabileceğine tanık olacaksınız.

Bu yazdığım 7 önemli deneyimi kendi iş hayatınızda da uygulamaya ne dersiniz?

Evet diyenlere şu şekilde başlamalarını öneririm: İlk 1 ay içinde önceliklendireceğiniz 3 tanesine odaklanın. Neden böyle söylüyorum hepsini yapmaya çalışmak yorucu olacak ve vazgeçmenize sebep olabilir. Küçük parçalara ayırıp yaparsanız başarıyı ve dolayısı ile sürekliliği daha kolay sağlayabilirsiniz. Sonuçlarını veya sorularınızı benimle paylaşabilirsiniz. Belki size istediğiniz yönetici, lider olmanız için yardımım dokunabilir.

Sevgiler, Burak Akalin

www.instagram.com/burakreis

Doğadan Alınacak Dersler

Yılan’ın düzen içindeki uykusu
Photo credit: @burakreis

Çocuklarla bu hafta doğal yaşam alanlarında hayvanları görmeye gittik. Resimdeki yılanla karşılaştığımda hem yatışındaki düzene hayret ettim hem de doğrusu kendimi korkmaktan alıkoyamadım.

Her ne kadar ürkütücü yaratıklar olsa da, biliyorum ilginc ve cok garip ama, yılanlardan öğrenilecek liderlik dersleri olduğunu biliyor muydunuz?

Neden böyle düşündüğümü açıklamaya çalışayım…

Okumaya devam et

Yaşam Çarkı Çalışması

Bugünkü yazımda, koçluk yaparken kullandığım bir araçtan, hayat çarkından veya bir diğer ismi hayat çemberinden bahsedeceğim. Ancak bunu hepimizin sahip olduğu ve bizi durduran bir olgudan bahsederek anlatmak istiyorum. Korkularımız. Genellikle kaçtığımız, karşılaştığımızda ruhumuzun derinliklerine ittiğimiz, bilinçdışında var olan ve bizi yöneten bir olgu, korkularımız. Hani sebebini bilmesek te bazen işyerinde hiç sevmediğimiz beğenmediğimiz birileri olur, iş değiştiririz, yine başka bir beğenmediğimiz kişi veya konu çıkar karşımıza. Ne kadar kaçsak da, bugün yüzleşmediğimiz korkular yarın hiç beklemediğimiz zamanda ve yerde karşımıza çıkıverir. Hiç beklemeyiz çünkü bilinçdışındadır da ondan ve bizi yöneten bilinçdışımız olduğu zamanda da ne zaman ne yapacağını bilmemiz imkansızlaşır. Tabii bu kendimizi tanımadığımız, bilinçdışımızı anlamadığımız ve oralı olmadığımız zaman gerçekleşir.

Bugün kendimizi nasıl daha iyi tanırız? sorusuna cevabını, yaşam çarkını kullarak nasıl yaparızı anlatacağım…

Okumaya devam et

Kariyeriniz için bir planınız var mı, yoksa rüzgar nereye eserse oraya mı?

Kariyeriniz, emek verdiğiniz, hatalarınız ve öğrenimlerinizle dolu size ait olan bir deneyimler zinciri. Bazı kişiler  için kariyerleri çok önemli olabilir, bazıları için de geri planda kalabilir. Kariyerinize yön vermek için yeni fırsatlara bakmak, onu yeni deneyimlerle, öğrenimlerle şekillendirmek bilinçli olarak yapıldığında sizi hedefinize ulaştırabilir. Ancak  bir headhunter’ın günün birinde sizi araması ve sizin de arayışınız olsa da olmasa da bu görüşmeye gitmeniz gibi bir yolda ilerliyorsanız, kariyerinizin direksiyonunda siz yoksunuz gibi geliyor bana, işinizi biraz da şansa bırakıyorsunuz sanki.

Okumaya devam et

Konfor alanında başarı, başarı mıdır?

Gerçekte önceden planlayarak ve öngörerek gerçekleştirilen bir hedef başarı mıdır?

Başarılıp başarılamayacağı düşünülerek, tamamlanabilecek bir hedefi gerçekleştirmek insanı geliştirir mi? Yoksa zahmetsizce zaten kuvvetli olan kaslarımızı çalıştırdığımız, bildiğimiz bir alanda bilindik bir oyunu oynamak mıdır bu?

Okumaya devam et

Ego’muzun sesi, sabotörlerimize dikkat

“Özür dilerim” veya “pardon hata yapmışım” demek. “Zırhlarımızı port-mantoya asmak” çok mu zor?

egoEn son ne zaman özür dilediniz çalışma arkadaşınızdan? En son ne zaman ekibinizin önünde bir pazartesi toplantısında hatanızı kabul ettiniz ve “pardon ben yanlış yaptım, üzgünüm” dediniz? Bunları gönülden yaptığımızda veya söylediğimizde ne olacak? Hayat daha da mı zor yoksa daha mı kolay olacak? Bundan bizi alıkoyan nedir? Okumaya devam et